• BIST 88.715
  • Altın 144,276
  • Dolar 3,6253
  • Euro 3,8485
  • Konya 4 °C
  • Karaman 10 °C
  • Aksaray 11 °C

(MERCEK) TARİH BUGÜNDÜR

Alp EREN

1 Mayıs 2016 günü basınımız, haftanın tartışmalarının etkisiyle, tarih ağırlıklı yazılarla doluydu. Bu yazıların başlıca konusu; yeni keşfettiğimiz, daha doğrusu hatırladığımız, daha da doğrusu hatırlatılan Kut’ulAmare zaferi ve Türk tarihinin ne zamandan başlatılması gerektiği  meselesiydi.

                Yazıların bazıları, tarihimizin 1919 yılında başlatılamayacağını hafta içinde, bir konuşmasında  belirten Cumhurbaşkanımıza atıfla başlıyor, sonra Kut’ulAmare ile ilgili tartışmalara geçiyordu. Bunlar içinde, tarih anlayışımızı belirlemeye katkıda bulunabilecek bilgi  ve yorum taşıyan bazıları şunlardı:

                1-Murat Bardakçı (Habertürk) yazısında, Kut’ulAmare zaferinin en önemli ismi, Halil Paşa’nın 1921 yılında siyasi faaliyetleri sebebiyle yurt dışına çıkarıldığını, ancak 1922 yılında bu yasağın kaldırıldığını belirtiyordu. Bu yasağın sebebi, Halil Paşa’nın  İttihat ve  Terakki’yi yeniden canlandırmaya yönelik faaliyetleriydi.

                2-Erhan Afyoncu (Sabah), bu zaferin, Arapların topyekün Türklere karşı faaliyetler içinde bulunduğu görüşünü yalanladığını belirtiyor, Kut’ulAmare zaferinin kazanılmasında rolü olan Arap aşiretlerinden örnekler veriyordu.

                3-Naci Cem Öncel (Hürriyet) iki önemli noktanın altını çiziyordu yazısında. İlk olarak, mağlubiyetleri yüklediğimiz bir İttihat Terakki iktidarına niçin, Kut’ulAmare gibi zaferleri de atfetmediğimizi soruyor, tarihe bakışımızın  bu konuda hep seçici olduğunu belirtiyordu.

                İşaret ettiği önemli bir husus da şuydu Öncel’in. Galibiyetleri anıyoruz, peki o kadar mağlubiyet ve şehitler ne olacak? Onlar da bizim değil mi? Onları da niçin anmıyor, onlardan dersler çıkar mıyoruz?

                4-Mustafa Armağan (Yeni Şafak) ise, Kut’ulAmare zaferinin diğer önemli kahramanı Nureddin Paşa’nın kabrine, zaferin yıldönümünde gittiğini belirtiyor, başka kimseyi orada göremediğinden yakınıyordu.

                5-Aynı gün bir kanalın açık oturum programında, solpartilerin  oy oranları tartışılırken Erol Mütercimler; bunun sebeplerinin başında, solun kendi tarihine olan ilgisizliğinin, İslam ve Osmanlı tarihine karşı biganeliğinin geldiğini söylemekteydi.

                Bunlar benim görebildiklerim.  Görüldüğü gibi, tarihi anmıyoruz, tarih üzerinden birbirimizle tartışıyoruz. Kut’ulAmare zaferini anma da, tarihi bir olayı keşfetmeden çok, rakip kaleye yeni bir gol atmanın heyecanı var. Mukabil gol da yakında gelir zaten.

                Peki tarihe bakışımız nasıl olmalı. Bunun bazı ipuçları, aynı gün yayınlanan bir yazıda vardı:

                6-Önemli tarihçimiz ve düşünce adamımız,  M. Şükrü Hanioğlu (Sabah) yazısında, tarihe bakışımızdaki temel etkenleri ve bunların getirdiği problemleri analiz etmekteydi:

                Hanioğlu’na göre tarihe tekil bir bakış açısıyla bakıp, ona göre hatıra durakları belirlenmiştir Cumhuriyet döneminde. Buna göre malzeme, proto Türklerden toplanmış; Etiler, Hititler, Sümerler güncelleştirilmiş, bunlarla yeni bir millet anlayışı  geliştirilmeye çalışılmıştır. Ancak bu etki sınırlı kalmıştır.

                Bunun üzerine 1919 sonrasına yönelme ihtiyacı doğmuştur. Güçlü lider kültü ile takviye edilen tartışılmaz tarih, Müslüman milliyetçiliğinin ideolojik motor gücünü oluşturduğu "mücahede-i millîye"yi Türklerin Darwinist "mücadele-i millîye"sine dönüştürdükten sonra bunun kilometre taşlarını sembolleştirmiştir.”

            Bir millet inşa etmede; vatandaşlar  arasında dayanışma ve aidiyet duygusu yaratmanın önemli   olduğunu  gören bu dönemin liderleri, bunun içindir ki, geçmişten ancak  günün milli devlet  boyutları içinde ve çoğu zaman eleştirel bir şekilde bahsetmişlerdir.

            Bu dönemde bizde Ziya Gökalp, Batıda Emile Durkheim gibi düşünürler; bir millet oluşturma politikasının ana eksenlerini oluşturmuşladır, Hanioğlu’na göre.

            Pozitivist bir anlayışın hakim olduğu bu dönemin dünyası açısından, dini olan her şey giderek milli bir hale dönecektir. Dinlerin etkileri giderek azalmakta, dönemleri tamamlanmaktadır. Diğer yandan, geçmişten gelen hatıraları terketmeden gelen boşlukları dolduracak, yeni hatıra durakları oluşturma da gerekmektedir. Bunun için yeni gelenekler icat edilmelidir.

            Ancak bu  politika da beklenen neticeyi vermemiştir. Milli ve dini arasındaki savaş artarak devam etmektedir.

            Hanioğlu’na göre; “Millî ve dinî sembol ve hatırâ duraklarıarasında kızışan rekabet, "gelenek icadı"nın artan hızla sürdürülmesi veOsmanlı geçmişinin romantikleştirilmesiile yaratılan alternatif tarih, "anma günleri"ve "tören"lerin sosyal "dayanışmayı artırmak" yerine toplumu "bölen ve kutuplaştıran" bir işlev üstlenmesineneden olmuştur.”

            Hanioğlu,  bu problemi çözmenin yolunun ‘çoğulculuk’ temelli çözümler üretmeden geçtiğini belirtmektedir:

            “Bunun gerçekleştirilmesi için ise "dinî" ile "millî"nin çatışmasının "kaçınılmaz" olduğu varsayımının terkedilmesi, tartışılmaz tekil bir "tarih" değil farklı olayları dönüm noktaları biçiminde kavramsallaştırma yoluyla inşa edilen değişik "tarihler"invarolduğununkabûlü, "gelenekicadı" alanında dayatıcılığa karşı çıkılması ve dışlayıcı parantezler yaratma yerine kapsayıcı devamlılığın vurgulanması gerekmektedir.”

*             *             *

            Bütün bu yorumlar bize şu tesbitleri yapma imkanı vermektedir:

            1-Tarihi,içinden işimize gelenleri seçebileceğimiz  bir hamaset dünyası olarak algılamaktan vazgeçmek gerekir. Tarih eğitiminde, tarihi objektif şartları içinde değerlendiren, yanlışları ve doğruları bilimsel bir bakışla verebilen bir uygulamayı bütün yönleriyle  gerçekleştirmek, en acil ihtiyaç olarak gözükmektedir. İnsanımızın sosyal olayları çok yalınkat bir şekilde değerlendirmesinin gerisinde, tarih eğitimindeki eksikliğimizin önemli olduğunu bilmeliyiz. Unutmayalım ki, sosyal hayatın laboratuarı tarihtir.

            2-Genelleyici yorumlar yerine, anlamaya dayalı   bir bakış,  sosyal huzura  katkı sağlayacak ve daha rahat bir tartışma ortamı oluşturacaktır.

            3-Siyasi v.b.  konjonktürel şartlara bağlı oluşumları genelleyerek kendi tarih görüşümüzü güçlendirmeye çalışmak,  insanlarımızı bilinçlendirmeye değil, radikal inanç insanları oluşturmaya yarayacaktır.

            4- Milli değerler, dini inancımıza engel değildir. Geçmişte hakim olanDurkheimcı millet anlayışı yerine, günümüzde;milleti insanın toplum halinde yaşama içgüdüsüyle, bir arada yaşamak için kendi genlerini taşıyanları tercih etmesinden kaynaklanan bir oluşum olarak izah eden bir anlayışın bulunduğunu unutmayalım.   Toplumsal hayatın ilk evrelerinde daha çok ırkı ve ailevi yakınlığının önemli olduğu aşamalar giderek boyut değiştirmiştir. Ortak bir kültür dili ve gelişen iletişim sayesinde, bu akrabalık anlayışının boyutları bir millete ait olma “akrabalığına” kadar ulaşmıştır. Yani bir millete ait olma, temelinde ideoloji yatan bir davranış değil, bir aileye ait olmanın gelişmiş bir boyutudur.       

            5-Tekil bir tarih anlayışını kaldırmaya çalışırken, başka bir tekil tarih anlayışına düşme tehlikesine karşı uyanık olmak gerekir.

            6-Bugün artık unutulmuş bir çok yanlış tavrı, sanki  hala canlıymış gibi eleştirmenin, o anlayışı yeniden canlandırmaya yarayacağını unutmamalıyız.

            7-Toplumsal olaylarda, herşeyin söylemekle olması mümkün değildir. Sizin yaptığınız uygulama, güzel olduğu zaman, sevilir ve tabii olarak benimsenir. 

Bu yazı toplam 1292 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Anadolu Manşet | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0332 353 30 30 | Faks : 352 40 40 | Haber Scripti: CM Bilişim